sene 2001 ögrenciyim mart nisan ayları..çocuk sağlığı stajı yapacagım beni ANKARA da adını vermeyeceğim bir çocuk yurduna gönderiyorlar.seve seve gidiyorum en çok ta bebekler için seviniyorum biraz bebek severiz bari diyorum..arkadaşlarla paylaşıyoruz ben 0-6 yaş bölümünü alıyorum .o da kendi içinde 4 katlı bir bina ..ilk katta (geçmiş zaman belki yanlış hatırlarım) 3-6 yaş çocuklar kalıyor.ikinci katta 1-3 yaş,üçüncü katta 0-1 yaş bebekler kalıyor.önlüklerimizi giyip bir hevesle binaya gidiyoruz girer girmez psikolojik çöküntümüz başlıyor. yavrucakların hepsi hep birden bacaklarımıza sarılıp 'anne,anne' diye çevremizi dolduruyorlar .ellerini havaya kaldırıp yalvarırcasına kucağına al diyorlar. aman Allah ım o ne manzaraydı hayatım boyunca unutamam heralde...kaldığım 2 hafta süresince nelere şahit oldum arkadaşalrım nelere şahit oldu bilemezsiniz...acaba her yurt mu böyle her yetiştirme yurdu mu sorunlu çok farklı ilde tanıdığım bir bayan çocuklarını yurda vermişti kocası öldüğü için bakamıyordu ve köylü kadın işte; devlet koruması altında olsun diyerek 1 kız 2 erkek çocuğunu yurda verdi.yıllar sonra birgün öğrendim ki bir kızı kötü yola düşmüş onu kurtarmaya uğraşıyor,diğer bir kızı delirmiş kendisini bile tanımıyormuş,sakat bi adamla evlendirmişler...oğlunun biride köprüden atlayıp intihar etmiş. bu nasıl bir acı hangi ana dayansın...iyi niyeti ve çaersizlği yuvasını altüst etti kadının..bunların hepsi tesadüf olamaz heralde.
neyse devam edeyim yurda girdik üst kata bebeklerin yanına çıktık ilk birkaç gün bişey yoktu sonra nedense heralde alıştılar bize ,türlü olaylar olmaya başladı..bebekelri kucagımıza alınca artık bağırıyorlardı bize almayın kucaga alışıyorlar diye belki haklıydılar 7-8 bebeğe 2 anne bakıyordu zor du belki ama bebecikler umutsuz hayata küskün türlü eğlenceler oyunlar yapıyorduk ta gülmüyorlardı.bebeklerin altları saatlerce pis kalıyordu. beşiklerinin içinde gün boyunca ne bir oyun ne bir sevgi gösterisi...insanın içi dayanmıyordu ki..hele sakat olup yurda bırakılanlar zaten zavallılar hayatttan bihaber rehabilitasyon yok öylece yatıyorlardı belki bilinçsizdiler ama anlıyorlardı eminim yapılanları.hele bir bebek vardı ki sadece başını oynatabiliyordu.öylece gözüme bakıp duruyordu aglarken bile sesi çıkmıyordu yanaklarından süzülüyordu gözyaşları..ve iilginçtir ki tüm çalışanlar ordaki bebeklerin hikayesini geçmişini biliyorlardı.halbuki bunlar gizli tutulmalıydı bence.
1-3 yaş arası zaten yemek yerken kendileri bir masada oturuyor ve yiyorlar arada yiyecek yok sadece yemek saatlerinde var.bakıcı babaları var bi tane ,anneler yediriyor yiyemeyenlere ama bin türlü bağrışmalarla .sinirleniyorlar bağırıyorlar o ufacık yavrulara tokat atanı bile gördüm.atıyorlar çocukları kocaman bir salona onlar tek başlarına kavga ediyorlar oynuyorlar uyuyakalıyorlar...bu ne biçim bakmak anlamadım..
banyolarını yine anneleri yaptırıyor arkadaşımın biri anlatmıştı derste;anne yarı çıplak hamamda oturmuş çevresinde kız erkek karışık çocuklar ,onları yıkıyor kendisi de aralarında yıkanıyormuş..ne kadar doğru!! zaten salgın hastalık dolayısıyla çok .özellikle çocukların hepsinde bit vardı.ama onlarda bu konuda caresizler..
en ilgimizi çeken arkadaşımızın şahit olduğu olay ise şuydu;ergen gurubunda kızlar erkekler ayrı kalıyor birgün kızlar kavga ediyor biriside gidip müdüre şikayet ediyor kappıyı çalıyor içeriden ses gelmeden içeri dalıyor kız.müdüre hanım içerdeki erkek misafiriyle oturuyor kız içeri girince kızarıp bozarıyor arkadaşım koridordan bunları bizzat görmüş ve kıza bağırıp çağırıyor izinsiz girdiği için ve diyor ki 'sen akşama hazır mısın?'' bende ,arkadaşlarımda ,docent olan hocamızda ve eminim siz de aynı şeyi düşündünüz...diyeceksiniz ki erkek misafir olsa ne olur ama arkadaşa göre pek müsait bi durumda değillermiş ben onun yalancısıyım..hepsinin günahları boyunlarına...
yurttan kaçmalar,erkek çocukların kavgaları,çocuk ihmali ve bence çocuk istismarı diz boyu acaba her yurt böyle mi..disiplinle dikdatörlüğü karıştırıyor mu çalışanlar ..bilemiyorum.. bildiğim tek şey hatalı oldukları ve benim tv daki bu tür haberleri izledikçe içimin yanması içimin acıması...sucsuz yarucaklar suç makinasına dönüşüyor,hayatları yanlışlara gömülüyor. birileri bişey yapsın diye beklersek çok çocuğumuz daha kaybolacak..yeter sesimizi çıkaralım biraz..
sizde gönüllü anne olabilirsiniz boşvakitleriniz de buralara gidip iki çocuğukucagınıza alıp onlara biraz sevgi verebilirsiniz hiç te zor değil toplanıp günlere gidip dedikodu kaynatmaktansa kilo almaktansa biraz iyi birşeyler yapabiliriz...
sevgili enar bir blog açmış çocuklar için bir bakın bakalım neler var www.kermes.arsiv.in hadi eller cebe...
Hrant Dink'in cenaze töreninden etkilenen bir Türk anasının şehit eşine yazdığı mektubu sunuyorum. Sizlerden beş dakika zaman ayırarak bu mektubu sonuna kadar okumanızı rica ediyorum. Bu Türk anası, ülkesinin birliği ve dirliği için sevgilisini kara toprağa verdi. Siz ise sadece beş dakikanızı verin lütfen.
ÇÖZÜLME…
Sevgilim… Ölüm denen o yoğun, kör karanlığın kederini, kahredici yalnızlığını ancak ben gibi ayrılıklara mahkum edilenler bilir…
Sen kahpe kurşunlarıyla son nefesini verdiğin gün ben de dilimi mühürledim… Baban "Vatan sağ olsun, bir evladım daha var, o da feda olsun" diye ağlarken, 7 aylık oğlunu "emanetin" diye kalan son gücümle sıkı sıkı sarmıştım da nedense ayaklarım beni taşımıyordu. İki yanımdan koluma girmişlerdi, o an kalabalık bana çok gelmişti.. Kim bilir kaç kişilerdi.. Kasaba halkının yarısını arkamızdan geliyordu.. En önde giden sen! Üstüne örtülmüş al bayrağımdan gözlerime kızıl miller çekiliyordu… Son kez telefonda duyduğum sesin beynimde yankılanıyordu. "Hepinizi çok özledim…" Özledim…" "Özledim…"
Susmuştum….
Oğlan büyüdü artık, her geçen gün biraz daha sana benziyor… Resimlerden tanıdığı sana özenerek saçlarını sen gibi tarıyor… O güldüğünde sanki sen gelip oturuyorsun karşıma… İçim ılık ılık kanıyor ama ne o gün ne ondan sonra, her sabah uyandığım ıslak yastığımı saymazsak, hiç ağlamadım.. Kavlimiz vardı unutmadım, "neden" diye hiç sormadım, bir kahpe kurşunla yıkılmadım, rabbim verdi sabrını ne boyun büktüm, ne senden vazgeçtim..
Her gelen kara haberde, hangi şehrin şehidiyse oranın valisi, kaymakamı, esnafı, askerler, tanıyanlar, yakınlar…Şimdiye değin ağıtlarla, bayraklarla uğurladıklarımız kadar olmasa bile yine de kalabalıklar… Televizyon ekranından geçi yorum, ben de yürüyorum onlarla… Bir kez daha… Bir kez daha… Bir …
Sevgilim,
Sen de oralardan görebildin mi bilmem, bu günlerde buralarda zamansız bir kırlangıç fırtınası var… Hangi televizyonu açsam, bir kahramandan söz ediliyor… Gazeteciymiş.. Ürkek bir güvercin gibiymiş.. İnsanlar gözyaşları arasında onun ne kadar mert, ne kadar vatansever olduğunu anlatıyor… Gündüz gözü şehrin tam ortasında vuruvermiş zalimler… Gördüm adamcağızın nasıl yattığını o soğuk taştan kaldırımda… Üzerine gazete örtmüşler… Ayakkabısı da yırtıkmış… İçim acıdı…
Sahi sevgilim, operasyona gittiğiniz dağda, gecenin ayazında o karların arasında vurulduğunda karnın tok muydu ? Üşümüş müydü ellerin, esen deli rüzgar yaşartmış mıydı gözlerini? Bölücü hainlerle çatışırken, sağınızda solunuzda bombalar patlarken ne geçmişti aklından en son ? Bunlara bilememek koyuyor insana, yine de mayınlara verdiğimiz şehitlerimizi düşününce şükrediyorum.. Hiç değilse sen parçalanmadın, vatan toprağında bütünsün, vedalaşırken kaskatı elini tutabilmiş, uzun uzun yüzüne bakabilmiş, mühürlediğim dudaklarımla solgun, soğuk alnından öpebilmiştim …
Diyorlar ki öldürülen gazetecinin adı Rant Dink'miş, Türkiye Cumhuriyeti mahkemelerinde Türklüğe hakaretten yargılanmış.. Kibarlık olsun, Türkleri incitmesin diye Ermeni soykırımı oldu demiyormuş da, Türkiye Ermenilere karşı suç işlemiştir bu suçu kabul etsin, iki devlet aralarında anlaşsın, gereken yapılsın diye yazıyormuş, söylüyormuş… Ermenistan da Türkiye'den toprak istiyormuş… Sen gibi şehit olanların canıyla kazanılan vatanın birazını "bize verin" diyormuş…
Günlerdir televizyonlarda bu gazeteci var sevgilim… Günlerdir kırlangıç fırtınası dinmiyor… Hükümetten birileri önermiş, Hrant Dink Türk bayrağına sarılsın demişler… Köşe yazarları da "Şehide ağıt" yazmışlar… Bize vatan uğruna ölenlerin şehit olduğu öğretilmişti.. Bayrak, vatan uğruna, vatana hizmet ederken can verene sarılır bilirdik…
Cenaze törenini canlı yayınla verdiler… Hem de Dünyanın her köşesinde… Ben de senin ve sen gibilerin cenazesini kalabalık sanırdım… Bütün yurt bizle ağlıyor, terörü lanetliyor bilirdim… Yurdun dört bir yanından çoluk çocuk, yaşlı, genç demeden koşturup gelenleri görmeliydin… Mahşer yeri gibiydi Ortalık.. Hepsinin ellerindeki pankartlarda "Hepimiz Ermeniyiz" yazıyordu… Ne çok Ermeni varmış, şaşırdım! Sadece onlar mı ? Türkiye'yi düşman belleyenler de davetle gelmiş… Geliş paralarını da devlet ödemiş… Bu defa geçemedim ekrandan.. Yürüyemedim onlarla.. Burada cenaze böyle törenle defnedilirken, Ermenistan’da da "Soykırım anıtı" önünde tören yapmışlar... Acaba orada da "Hepimiz Türk’üz" diyenler oldu mu ?
Hani son konuşmamızda susmuştum.. İçimdeki korkuları göstermemek için boğazım düğümlenmiş, sesim çıkmamıştı… Şimdi söylüyorum… "Ben de seni ben de seni… BİLEMEZSİN NE ÇOK ÖZLEDİM SEVGİLİM"
Artık dilimdeki mührü çözüyorum, içimde biriktirdiğim feryadı salıyorum, gittiği yere gitsin kırlangıç fırtınasıyla… Böldürmemek için her biriniz siper ederek bedenlerinizi feda olmuştunuz vatana. Sizler kara toprağa bizlerse diri diri boşluğa gömülürken arkanızda yurdun dört bir yanından gelen "Ermeniler" yürümemişti.. Hiçbir yabancı televizyon acılarımızı da dünyaya göstermemişti.. Karalara bürünen hayatıma, babasız büyüttüğüm evladıma karşın, yurdun dört bir yanında "hepimiz Ermeniyiz" diye haykıranlara da helal ettim hakkımı…